baş tacı

Ayak Bağı

By  | 

Hadi o topuklu saks mavisi ayakkabıyı ilk gördüğümüz ana dönelim. Vitrinde onca ayakkabının arasında ilk görüşte sizi etkiledi, sanki sizin için yapmışlardı. Pasparlaktı ve adeta size göz kırpıyordu, o esnada vitrindeki tüm ayakkabılar Sezen Aksu’dan “beni al beni al onu alma”yı söylüyorlardı hep bir ağızdan; ama sizin bir kulağınızdan girip öbür kulağınızdan çıkmasını bırak, gözünüz kimin ne söylediğini bile görmüyordu.

Yazı: Yeşer Sarıyıldız

yeser.sariyildiz@madambrownie.com


 

 

Şüphesiz ki, şu hayatta akla mantığa sığmayacak kararlarımızın büyük bir bölümünü ayakkabı alışverişlerimiz oluşturuyor. Düşünsenize, kaç ayakkabıya aşık olup gözümüzü kırpmadan maaşımızın yarısını verdik bugüne kadar? Kaç kere kredi kartı limitlerimizi zorladık sonuna kadar? Ayakkabının da tıpkı çikolata ya da aşk gibi bir tutku olduğu konusunda hemfikirizdir sanıyorum ki.

Hadi o topuklu saks mavisi ayakkabıyı ilk gördüğümüz ana dönelim. Vitrinde onca ayakkabının arasında ilk görüşte sizi etkiledi, sanki sizin için yapmışlardı. Pasparlaktı ve adeta size göz kırpıyordu, o esnada vitrindeki tüm ayakkabılar Sezen Aksu’dan “beni al beni al onu alma”yı söylüyorlardı hep bir ağızdan; ama sizin bir kulağınızdan girip öbür kulağınızdan çıkmasını bırak, gözünüz kimin ne söylediğini bile görmüyordu.

Beyninizin sağ yarısı “Benim olmalı” diye sayıklarken, sol yarısı “İyi de senin buna uygun hiç kıyafetin yok.” diyordu.

Sağ: Sussana sol yarı.

Sol: İyi de çok saçma, uygun kıyafetinin olmamasının yanında, aslında hiç de tarzın değil.

Sağ: Olsun, sıkıldım zaten, tarz değişikliği iyidir. Kıyafetim yoksa yeni bir şeyler alırım ben de. Hem alışveriş zevklidir.

Sol: Peki ya dağ gibi kredi kartı borcun?

Kasiyer: Nakit mi olsun, yoksa taksit seçeneklerimizden yararlanmak ister misiniz?

Evet, o şahane ayakkabı bizim oldu. Hemen gidip alışveriş yapıyoruz, bir iki yeni kombinasyon yaratıyoruz ve kendimizi muhteşem hissediyoruz! Ama gelin görün ki, yılların gardırobu bir iki kombinasyonla değişmiyor ve düşünmeye başlıyoruz, bir çift topuklu ayakkabı için tarzımızı mı değiştireceğiz gerçekten? Mesela o ayakkabılara hiç uymayan; ama fırsatımız olsa neredeyse her gün giyeceğimiz kotumuzu ne yapacağız? Kot mu topuklu mu diye düşünürken tüm gün o topuklularla gezip ayaklarımızın felç olduğu bir gün onları bir daha görmemek üzere gardırobumuzun derinliklerine gömüyoruz.

Muhteşem ayakkabılar yüzünden ayaklarımıza giren ağrıları düşünün. Eve gelir gelmez onları çıkarmak, birkaç gün spor ayakkabıdan başka bir şey görmemek istiyoruz. Hatta bazen ayakkabı bile giymek istemiyoruz ve zorunda değilsek evden bile çıkmıyoruz! Zaman geçse bile, yürürken bazen öyle bir noktaya basıyoruz ki, hala can yakabiliyor.

Peki kendimizi en rahat, en huzurlu ve sonsuza kadar orda kalacakmışız gibi hissettiğimiz zamanlar hangileri? Ben söyleyeyim, elimize parmak arası terliklerimizi alıp plajda dalgalar arasında yürüyüş yaptığımız zamanlar. Eğer sahil sonsuza kadar devam ederse, biz de sonsuza kadar yürüyebilirmişiz gibi geliyor, şehirden uzak sonsuza kadar bir sahil kasabasında huzurlu yaşayabilirmişiz gibi. Tabi biraz zaman geçtikten sonra seksi hissetmeyi özlüyoruz, giyinmeyi, süslenmeyi, makyaj yapmayı… Sahil kasabasında kimin makyaja ihtiyacı olur ki? Bazen bir film sahnesinde görünce, bazen de bir arkadaşımızın hikayesini dinleyince özeniyor ve hatırlıyoruz: Dolabın köşesinde bizim şahane bir topuklu ayakkabımız vardı, saks mavisi.

Hazırda bulunan kombinasyonumuzu ve ayakkabılarımızı kaptığımız gibi o hızlı hayata tekrar giriş yapmak için sabırsızlanıyoruz. Ne tesadüftür ki, dolap köşesinden çıkardığımız ve bir zamanlar maaşımızın yarısını yatırdığımız o ayakkabılar gecenin sonunda bizi hep tekrar pişman ediyor ve tekrar dolabın köşesine belki de bir başka unutkanlığımızda yeniden çıkarılmak üzere gönderiliyor.

Şansımız varsa ya da tekrar macera aramayacağımızdan emin olabiliyorsak, istediğimiz zaman çıkarıp elimize aldığımız parmak arası terliklerle yürüyüş yaptığımız sahil kasabasına geri dönüyoruz. Geri dönemiyorsak da, bu sefer gerçekten tarzımızı değiştiriyor, “aslında ikisi de bana göre değildi” diyoruz kendi kendimize.

Hadi şimdi başa dönün ve yazıyı tekrar okuyun; ama bu sefer gerekli yerlere “erkekler”, “sevgili”, “eski sevgili” kelimelerini koyarak. Siz zaten nereye hangi kelimenin geleceğini çok iyi biliyorsunuz, değil mi?

Çoğu zaman ne davranışları, ne tavırları, ne de söyledikleri önemli oluyor karşı tarafın… Tek önemli şey, size kendinizi nasıl hissettirdiği.

Bazense; size kendinizi dünyanın en güzel, en akıllı, en seksi insanıymışsınız gibi hissettirmesinin hiçbir anlamı olmuyor. Tavırları, davranışları… Ne bileyim; yakışmıyor yanınıza belki de; belki sizi küçülttüğünü düşünüyorsunuz, ruhunuzu olmasa da varlığınızı aşağılara çektiğini. Kulağa çok aşağılık bir düşünce gibi gelse de çok insani bir şey aslında… İşte o zaman da; ne kadar akıllı ya da ne kadar güzel hissettirdiğinin hiçbir önemi olmuyor. İlişkileri karmaşıklaştıran da bu zaten belki de, yıllardır aynı konuları konuşmamıza neden olan.

1 Comment

  1. zeynep k.

    13 Şubat 2011 at 07:38

    Hakikaten de saks mavisi bütün yazıyı özetliyor.
    Eğer bir denklemin içinde “erkekler”, “sevgili” ve “eski sevgili” varsa hesap kitaptan hayırlı çıkılmıyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir