Ayın Dikkat Çekeni

İlişkinin Bir Rengi Olarak “Kavga”

By  | 

Kim ne derse desin, kavga ve tartışma ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası. Kadınız bir defa, canımız aksiyon istiyor, dünyaya olan sinirimizi birine boşaltmak istiyor.

Yazı: Yeşer Sarıyıldız

yeser.sariyildiz@mbsays.com
https://twitter.com/#!/androverdose

Kim ne derse desin, kavga ve tartışma ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası. Kadınız bir defa, canımız aksiyon istiyor, dünyaya olan sinirimizi birine boşaltmak istiyor. Tamam, özünde mutlu olmak istiyoruz zaten, onda hemfikiriz. Sadece, bizi mutlu etmekten geçen yol, arada bir dünyayı kendimize dar etmeye fırsat vermek oluyor.

Aslına bakarsanız, birini ne kadar sevdiğimiz, zaman zaman onu ne derece boğazlamak istediğimizle doğru orantılı. Zaten bir noktada, içten içe dışarda daha iyisinin de olmadığını bildiğimizden ne gerçekten boğazlayacağız ne de bırakıp kaçacağız. Ama biraz kaybetmekten korkmanın, kaybedilmekten korkulmamızın, bazen kendimizi ikna ederek oluşturduğumuz küçük kıskançlıkların kime ne zararı var ki sahiden?
Aşırı anlayışlı, düşünceli, her daim alttan alan, birlikte olduğu kişinin mutluluğunu kendisinin önüne koyan erkekler tanıdım ve hiç birisinin terk edilmediğine rastlamadım. Kavgasız gürültüsüz, sürekli güle oynaya, “biz şahane bir takımız” tadındaki ilişkilerin 2 yıldan uzun süre dayanabildiğine denk gelemedim. İstisnalarınsa, tek eşlilikle yetinemediklerini öğrendim.

Yani aslına bakarsanız, zaten vaktinizin büyük bir bölümünü birlikte geçirdiğiniz herhangi birinin herhangi bir davranışı büyük kavga nedeni olabilir. İster istemez, davranışları batmaya başlayacaktır. Hiç batmıyorsa, pek umursamıyoruz demektir. Nasıl mı? Masaya yatıralım mı? Hadi yatıralım.

Sonu gelmez “Sen bilirsin”ler: Bana kalırsa, bir insana yapılacak en büyük eziyet, sürekli olarak kararı ona bırakmaktır. Erkekler düz mantık hayatlarını, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde devam ettirebildiklerinden bu konuda bizi asla anlamıyorlar. Bizse, 1 dakika içinde en az 10 detay düşündüğümüzden beynimiz yanıyor, İsveçli düz mantık bilimadamlarıysa buna asla çare bulamıyor. Sabah uyanıp ne giyeceğimize karar vermekle güne başlıyor ve gün boyunca sayısız karar veriyoruz. İşe nasıl gideceğiz? Ne giyeceğiz? Hangi ayakkabılar? Peki ya saç? Kahvaltıyı hafif yapmalı, ya da yapmasak mı?
– Yürüyerek/Ama topuklu ayakkabıyla zor olur şimdi./Peki topuklu ayakkabıyı çantama atsam, babetle gitsem, işte değiştirsem?/O zaman da bütün babetler iş yerinde birikiyor, akşama dışarı çıkacağım, yine orda kalacak. Çekmecede 3 çift oldu şimdiden./Hmm, o zaman taksiyle mi gitsem?/Mesafe kısa diye şimdi taksici çenesini çek./ Ayh içim daraldı, ne giyeceğim ben?
– Erkenden mis gibi otobüs metro falan mı yapsam acaba?/Ama bu sıcakta saç baş darmadağın olacak şimdi, vapuru da kaçırdım zaten./Arabayı alayım en iyisi./Ama şimdi gün içinde toplantı var, gir çık, otopark parası göte kaçacak. Zaten otoparkçı çarpıyor sanırım arabaları sokup çıkarırken./ Akşama içecek miydik biz? İçeceksek araba yalan olur, ama aslında arabayla dönmek de kolay olur./İçersem araba otoparkta kalır, yarın da metrobüse kalırım tabi./Az içerim, temiz temiz evime dönerim, yedek kıyafet de alabilirim böylece. Ay ne giysem acaba ya?

Tüm bu düşüncelerin toplamı 1 dakika etmezsen, iş çıkışı buluşup “Ne yiyelim?” sorusuna verilen “Sen bilirsin” cevabı, bir insanı cinayete sürükleyebiliyor.

Sonuç: Haklıyız, insan nasıl dayansın, genlerimiz detaycılık üzerine kurulu. Tüm günün üstüne, bir de ne yiyelim’i düşünmek 250 yeni soru demek. Hangi mutfak? Kalori? Alkollü mü alkolsüz mü? Gidilecek mekanın menüsünün çeşidi bol mu olmalı ya da mesela mantıcı gibi uzmanlaşmış da olabilir mi? Her şeyi bize bırakıp kolaya kaçıyorlar.

Kafaya göre karar verme sendromu: Bu durumda da insan kendisini sürekli yancı gibi hissediyor. Hani sanki sen olmasan da öyle yapacakmış da, seni de dahil edivermiş artık. Yoksa Hakan/Ahmet/Onur/Samet falan da olurmuş yani. Mesela iş çıkışında gelip alıyor (buraya kadar süper), hiç sormadan/konuşmadan bir yere gidiyor.
– Ee, nereye gidiyoruz beybi?
+ Ya süper bir film gelmiş, İstinye’de onu izleriz diye düşündüm. Öncesinde de Günaydın’da köfte patlatırız, ne dersin?
E ne diyeyim, sen düşünmüşsün zaten. Sonuç olarak saçma sapan ya dakikada 13 adamın öldüğü bir aksiyon filmine ya da insanların içinden canavarlar çıkan abuk bir bilimkurgu filmine gidilecektir. Sinir baremetresi kırmızıya vurunca, dönülüp kavga çıkarmak için şöyle bir girişimde bulunulur. “Ya köfte ne alaka ya? Çin yiyelim diyorum ben.” Bu tip adamların sorunu, zaten aşırı düz mantık olmaları olduğundan cevap nettir; “Olur hayatım.” Patlamaya hazır bünye, patlamaya hazır halde kalakalmıştır, adamın asla anlayamayacağı saçma bir nedenden kavga çıkarılır, rahatlanır.

Sonuç: Haklıyız, her şeyi kafaya göre yapmak da nedir? Düşüncesizlik. Neredeyse adam “hacı” diyecek.

“Benimle hiç ilgilenmiyorsun”culuk: Erkeklerin en kavrayamadıkları konu bu. Hiçbir erkek bir buluşmanın sahne arkasına tam anlamıyla tanıklık edemediğinden (edebilenler bizlerle ilgilenmiyor zaten), olayı asla kavrayamıyorlar. En ilgilenmediğimiz ilişkide bile; dibimiz gelince saçımızı boyatıyor, ağdayı, manikürü pedikürü ihmal etmiyor, iç çamaşırı/kıyafet/ayakkabı seçimine özen gösteriyoruz. Ojelerimiz bir gün önceden kaldıysa ve kıyafetimizle uyumlu değilse, değiştiriyor kuruması için 5 dakika bekliyoruz. Bizim ojelerimizin kuruma süresinde ise, adam kot&gömlek stayla hazırlanıyor, içine de marka bir siyah boxer’ı geçiriyor ve hazır. Hazılanması 10 dakika sürüyorsa ya aynaya çok bakıyordur ya da arada tuvalete girmiştir.

Sonuç: Kesinlikle haklıyız. En ilgilenmiyor halimizde aslında minimum süre olarak 20 saat harcıyoruz.

“Her şeyim sana batıyor”/”Her şeyden kavga çıkarabiliyorsun”culuk: Ya daha saçma bir şey duydunuz mu? Tamam tartışma falan ilişkinin tuzu biberidir evet, ama biz neden her şeyden kavga çıkaralım, manyak mıyız? Sonuçta bizim de amacımız, beklentimiz, isteğimiz mutlu olmak. Türlü öküzlüklerin birleşip, bardağı taşma noktasına getirdikten sonraki her damlada patlıyor oluşumuzu hiç anlamıyorlar. Neymiş, bunlar ilk başta bize batmıyormuş. Sanki bizim bir dayanma limitimiz yokmuş gibi…

Sonuç: Haklıyız, bir kere her şey batmıyor, hiçbir eleştiriyi kabul etmeyip düzeltme belirtisi göstermiyorlar, bu nedenle 30 kez filan söylemek zorunda kalıyoruz. Yapmadıkça daha çok batıyor; ama hayır, her şey batmıyor yani.

“Hep kendini haklı çıkarmaya çalışıyorsun” savunması: En başta da konuştuğumuz gibi, biz doğamız gereği biraz detaycı yaklaşıyoruz. Onlar bu detayların hiçbirini göremiyorlar, anlatınca da genelde algılayamıyorlar. Bazen algılıyormuş gibi oluyorlar, ama o zaman da saçma buluyorlar. Biz hatamız olduğunda özür dilemeyi akıl edebiliyoruz zaten, ama onlar konunun derinine inemiyorlar ki..

Sonuç: Bunu tartışmaya bile gerek yok, tabi ki de haklıyız. Haklı çıkarmak gibi bir hırsımız yok ki, çözüme ulaşmak istiyoruz sadece. Her şeyden kavga edebilmek de neymiş? Külliyen yalan!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir