RELATIONSHIT

İsim Koymaya Gerek Yok İlişkilerinin Kalp Krizi

By  | 

Şüphesiz ki, bi’ ilişkinin en zevkli kısmı flört evresi. Sonrasında; ne kadar çok sevdiğimizi, deli gibi aşık olduğumuzu vs. tekrarlayıp durduğumuz zamanlar da daha az özel ya da daha az büyülü değil tabii ki; ama midede kelebekler uçuşmasından, kafamızda yıldızlarla gezerken o yıldızların bi’ taraftan da içimizde kaymasından bahsediyorum ben. Ama gelin görün ki; midemizdeki kelebekleri ne kadar seversek sevelim içimizdeki kaos ortamına bi’ yere kadar dayanabiliyor; düzene kavuşmak için flörtleşme evresini kısa tutup ilişkinin içine balıklama dalıyoruz, çivileme falan da olabilir.

Yazı: Yeşer Sarıyıldız

yeser.sariyildiz@mbsays.com

http://twitter.com/androverdose


Konu karşı cins olunca, isim koymaya ne kadar da meraklıyız. Belki de tüm ilişkilerin “isim koymaya gerek yok” ilişkileri tadında olması gerektiğini savunan ben; şöyle bahsetmiştim bu konudan bi’ ara:

Aşk meşk gurusu değilim; ilişkiler hakkında söylediklerim atıp tuttuklarımdan ibarettir. Tavsiyelerim yaptıklarımdan daha doğrudur yine de; ama geçerli değildir çoğu zaman. Mesela hiçbir zaman “Biz neyiz” insanı değilimdir, o nedenle pek benimsemeyebilirsin yazdıklarımı. Garanti vermemekle birlikte, ikna etmeye de çalışmıyorum zaten.

Geçmişte bıraktığım hatrı sayılır değerdeki birkaç aşkı, kendimi gözlem yapmaya adadığım zamanları referans vererek söyleyebileceğim tek şey de, hiçbir ilişkinin birbirine benzemediği ve karşılaştırılmaması gerektiğidir. Bir tarafta üç haftalık ilişkide senin evine taşınması heyecan yaratıyorken, öbür tarafta bir senenin sonunda evinde sana bir çekmece ayırması mutluluktan havaya uçurabilir. Hayat yaşadıklarımızdan mı, hissettiklerimizden mi, yoksa biz planlayıp hayal kurarken bize olanlardan mı ibaret bilmiyorum; dolayısıyla bir önem sıralaması yapamayacağım. Yalnız söyleyebileceğim bir şey var ki; şu an üç dört günde bir aradığındaki heyecanının, “sevgiliyiz” deseniz, yerini aramadığı her gün için katlanan bir üzüntüye bırakacak olduğu. Aynı şekilde uykundan sana sarılmasıyla uyanıp mutlu oluşun, yerini sarılmadığı saatler için hayal kırıklığına ya da eski sevgilisinin fotoğrafını gösterdiğindeki merakın da  kıskançlığa bırakacak muhtemelen. Bir kere ilişkinin en güzel kısmı küçücük şeylerden mutlu olduğun, delicesine heyecanlandığın zamanlar; sanıyorum hemfikiriz bu konuda. Peki neden tadını çıkarmak yerine süresini kısaltmaya çalışıyoruz hunharca? Yaptığında heyecanlandığımız şeyler bir anda görevler halinde listesine eklensin diye neden bu kadar heves ediyoruz ki? Gerçekleştiğinde mutluluktan içimize sığmayı bırak, dışımızdan bile taştığımız şeyleri sırf sevgili olduk diye gereklilik haline getirip yok yere strese girmek ne diye?

Kendi kendine olgunlaşmasını beklemek yerine mütemadiyen büyüme hormonu enjekte edip ömrünü kısaltıyoruz ilişkilerimizin.

Aramadı, gelmedi, arkadaşınla tanışmadı, işi çıktı, uyuyakaldı, düşüncesizlik etti, sarılmadı, öpmedi, erken boşaldı, boşalamadı, kıçını döndü, arkadaşıyla tanıştırmadı, davet etmedi, sarhoş oldu sızdı, şunu sormadı, bunu yapmadı.

E yeter ama.

Hatırlarsan şunlar vardı eskiden:

Telefonu açarken elinin titremesi, konuşurken sesinin her zamankinden farklı çıkması, zaman zaman kalbinin yerinden fırlaması, aklının başından gitmesi, ne tatlı uyuyakalışı, çalışırken çok sevimli oluşu, gelişine sevinişin, gelemeyişine hak verişin, gidişine hüzünlenişinin hemen ardından bir sonraki görüşmenizin hayalini kuruşun, hakkındaki her şeyi merak edişin, hakkındaki her şeyi merak edişi, sarhoşkenki şekerliği, seksin her zaman muhteşem olmayışının gerçek bir çift gibi hissettirişindeki mutluluk, seninleyken seninle olduğunu hissedişin…

İnsanın midesine kramplar sokan bi’ aşkı biliyorum ben, bi’ de pms’i. Pms’in çaresini bulursanız haber verin ve bu arada da aşkın güzelliğini beklentilerin iticiliğine bırakmak neden diye düşünün lütfen.

Aslında hala böyle düşünmekle birlikte aşık olduğumuzda ya da “aşık mı oluyorum acaba”nın içinde kıvrandığımız zamanlarda olayın büyüsünü görememeye başlıyoruz. Aşık olmak istemiyorsak başka insanlarla da görüşüp takılırken bi’ taraftan da başka ilişkilere başlayamıyor, “ilişki” sözcüğü geçtiğinde ya da kendini hissettirdiğinde tam anlamıyla ordan “toz oluyoruz”. Peki gerçekten bi’ ilişkiden mi korkuyoruz, yoksa birinden hoşlansak bile herhangi bi’ ilişkiyi, arada bi’ görüştüğümüz o kişiyi hayatımızdan çıkarmaya tercih mi edemiyoruz? Hatta belki de cesaret edemiyoruz.

“İsim koymaya gerek yok” ilişkilerinin şekil değiştirmesi her daim korkutucu taraflar için. Çünkü muhteşem bi’ ahenk var aranızda, ilişkiyi güzel kılan isim koymamakken, bi’ taraftan da aranızda muhteşem bi’ ahenk olan bu kişiye “sevgili” diyememek de can sıkıcı. Neden diyemediğimizi hepimiz biliyoruz; olay değişecek, bu kadar güzel olmayacak, beklentiler ve görevler çığ gibi büyüyecek. Böyle olmak zorunda olmadığını düşünüp oluşuna engel olamamak da ayrı bi’ çaresizlik. Peki sorun bizde mi yoksa insanlara taktığımız etiketlerde mi? Hayatımızdaki insanları mütemadiyen etiketliyoruz ve sonra etiketlerin fuzuli olduklarını unutuyoruz. Birine sadece “sevgili” dediğimiz için o kelimenin ve yükümlülüklerinin altından ezilmek zorunda olmadığımızı bi’ türlü kabullenemiyoruz. Hayatımızı ve ilişkimizi kolaylaştırmak için koyduğumuz bu etiketler gün geliyor ve altın vuruş halini alıyor. Tüm bunları bilmemize rağmen neden değiştiremiyoruz peki? Ya da cidden değiştiremiyor muyuz? “ilişki”ler cidden bu kadar zor mu olmalı diye düşündüğüm bi’ gün de şöyle bi’ şeyler demiştim:

Ne oldu da insan ilişkileri bu kadar zorlaştı anlamıyorum. Geçmişe dönüp bi’ bakıyorum; ana okulundaki sevgilim “hadi sevgili olalım” demişti, olmuştuk. Aşkımızı tescillemek için de birbirimizin sümüklerini yemiştik. Sonra ilkokulda, ortaokulda falan çıkma teklifi vardı. Ne kolaydı… Teklif ederdi işte açık açık; bu çıkma teklifine ilk laf söyleyeni vurmak istiyorum müsaadenizle. –ki ben olabileceğimden şüpheleniyorum açıkçası- “Çıkma teklifi mi kaldı artık” zamanları geldi sonra. El ele tutuşunca sevgili olunuyordu; ya da ne bileyim, öpüşünce… İlk öpüşme şöyle büyüleyiciydi, böyle bambaşkaydı ve ilişkinin dönüm noktasıydı aynı zamanda. Peki şimdiki ilişkilerin dönüm noktası ne?

Birinin sevgilin olması için ne olması gerekiyor ki artık? Zamanla mı şekillenir? İyi de, bu çok zor değil mi? Artık el ele tutuşmanın, öpüşmenin, hatta sevişmenin bile anlamı yok. Birine bağlanman ve sevgilin olarak görebilmen için aylar geçmesi gerekiyor. Hatta bazen yine de yetmiyor. Onun canı yandığında daha fazla üzülemezsin mesela, sana güzel bir şey söylediğinde sırıtmana engel olamıyorsun ya da, yanındayken başka biriyle olmayı da tercih etmezsin… Hadi hislerini geç, bakışlarınızdan bile belli artık, hoşlandığınızı saklıyor falan da değilsiniz. Bu bile yeterli değil ama. Kusura bakmayın da, çok dandik. Öyle bi durum ki bu; aynı anda birden fazla kişiyle görüşmenin, birden fazla kişiyi denemenin bi zararı yok kimseye. Çünkü kimse uzun ve bunaltıcı ilişkilerinden kurtulamamış, eski sevgililer zombi olmuş etrafta dolanıp duruyor; dolayısıyla da kimsenin cesareti olmuyor. Bahaneler üretip duruyoruz. Birinden gerçekten hoşlandığımızda, neden kendimizi kaptırmamak için savunma mekanizmalarını harekete geçiriyoruz direk?  Bu savunma mekanizması bazen gelen mesaja cevap vermeme konusunda gösterilen irade olurken, bazen de başka birini öpen dudaklarımız oluyor. İkisinin de bi zararı yok, çünkü sorumluluğun yok. Gidip başkasıyla takılabilirsin ya da canın istemezse iletişim kurmayabilirsin. Hem zaten, başlayan yepyeni şeylerin eskileri yok etmediklerini de görüyoruz.

Bazen imkansızlıklar dahilinde ilişkiye başlamazken, eski kafalı bi romantik olarak asıl güzel olan imkansızlıklar içindeyken beraber olmayı göze almak değil mi diye düşünmeden edemiyorum. Sonra kendimi toparlayıp içinde olduğun dönemin tadını çıkarmanın en iyisi olduğu konusunda ikna oluyorum. Belki gerçekten öyle düşündüğümden, belki de yapacak daha işe yarar bir şey bulamadığımdan; bilmiyorum.

Alakasızca; yolda yanlışlıkla karınca ezdiğimi fark ettiğimde çok üzülüyorum. İşte bu ara, kendimi sürekli farkında olmadan karınca eziyormuş gibi hissediyorum. Nolur biraz kolaylaşsın, sümük yemeye razıyım ben.

Peki bu karmaşanın nedeni ne istediğimizi bilmemek mi yoksa sonuna kadar bencilce olan yaklaşımımızın kabul edilmeyeceğini bilmek mi? “sevgili olalım istemiyoruz; sevgilisi olmasın istiyoruz.” Sonuna kadar arkasında olduğumuz bu bencilce yaklaşımımız onun bi’ ilişkisi olma ihtimalinin gerçekliğini duyduğumuzda/gördüğümüzde/öğrendiğimizde bizi kafayı yeme noktasına getiriyor ve düşünmeye başlıyoruz: Bi’ ilişkiye isim koymanın zamanı kelebeklerin heyecanının yerini stres topu misali bi’ kalbe bıraktığı zaman mıdır? Saniyede ne kadar sıkarsanız sıkın, stresten uzaklaştırmak yerine adeta Brave Hearth’ın içindeymişsiniz gibi hissetmenize neden olan stres toplarından bahsediyorum. Kafamızda hep bi’ gün diyalog olarak başlayıp monolog olarak bitecek şöyle bi’ konuşmanın olasığı oluyor:

– Alo tatlım naber?

+ İyi ya aynı. Senden?

–  İyi iyi, bi’ yaramazlık yok. Şöyle, böyle, şudur budur. Bu arada benim bi’ sevgilim, düzenli bi’ ilişkim var artık. Haberin olmalı diye düşünüp seni aradım ilk fırsatta.

Hissettiğiniz acı, acı eşiğinizi geçecek ve öleceksiniz muhtemelen o anda. Bu konudaki kafa karmaşıklığının tek iyi tarafı iştah kaçması olmakla birlikte ameliyat masasında boydan boya neşteri dayasan, her parçandan onun ismi çıkıp uçuşacak etrafta; daha ne ilişkisi be adam?

Yapılacak şey ne peki? Açık açık konuşmak mı? Öyle bi’ noktadasın ki; ya içinde patlayacak ya da elinde… Muhtemelen kendini tutamayıp konuşuyorsun ve elinde patlıyor. Sana sunulan anlamsız bi’ bahaneyle ne yapacağını şaşırıyorsun. Zaten ne söylese anlamsız gelecekken –sonuçta sen öyle düşünmüyorsun- sana sunulan bahane en az kırıcı olanı oluyor; yani tam olarak seninle ilgili olmayanı. Sonra sendeki kırılma noktası başlıyor. Adeta yuvarlanıyorsun, belki ilk kez bu kadar çok “keşke” diyor ve düşünürken ölecekmiş gibi hissediyorsun. Kendine dışarıdan bakma ve yaptıklarına inanamama hali var ya hani, o işte. Sen bu değilsin; ama bu kim? Hakim olamadığın saçmalıklar dizisinde göz göre göre birini kaybederken toparlanabileceğini de hissediyorsun. Kendine geldiğin tek bi’ ana ihtiyacın var. Bi’ an dursan ve sana sunduğu bahanenin sadece bi’ bahane olduğunu fark etsen düzeleceksin zaten:

Ne dediği ya da söylediği şeyin ne kadar geçerli veya mantıklı olduğu önemli değil. Senden yeteri kadar hoşlanmıyor işte.

Bu senaryoda senin yaptığın konuşma da bi’ arkadaşımın ifadesindeki gibi “ilişki kürtajı” oluyor.

Belki de sadece “ilişki” istemiyor. “İlişki” lafı geçince o da en az senin kadar tribe giriyor. Son bi’ haftadır yaptığın saçmalıklara baksana, sen misin bu sahiden? Değilsin tamam; peki büyük soru: aşk mı yoksa takıntı mı? Seni ameliyat masasına yatırıp boydan boya neşteri dayasak, her parçandan “ego” mu çıkacak yoksa onun ismiyle birlikte?

Şu an en yorgun ve zamanın geçmesini dilediğim için her an uykuya hazır halimle yine de gerçek aşkın bulunabileceğine ve bunun acılı olmak zorunda olmadığına inanıyorum. Ama etrafımız “aşk”, “romantizm” ve “ilişki” kelimelerini duyduğunda artık sertleşemeyen günümüz erkekleriyle sarılmışken, son günlerde düşünmeden edemiyorum:

21. yüzyılın modern ve bekar kadınları olarak kırmızı gece lambasını mum ışığına, ucuz birayı yıllanmış şaraba, evinde diş fırçamızı bırakmayı romantik aşk sözcüklerine tercih eder mi olduk; yoksa gün geçtikçe yüzyılın romantizm dilencileri haline mi geliyoruz?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir