Ayşen Aksakal-İtinayla Ahkam Kesilir

Kitap Ne İçindir?

By  | 

 

İnsan mesela ne içindir? Bazen sevmek içindir, bazen omzunda ağlamak için, bazen

neşelenmek için, bazen yalnız kalmamak, bazen neşelenebilmek bazen de

efkarlanabilmek, bir şeyler öğrenebilmek, tecrübelenmek, paylaşmak içindir.

Kitabı insan yazar; bu yüzden aynı ihtiyaçları kitap da karşılar.

Herkesin meşguliyetleri var. Okul var, iş var, işsizsen arayış var, hayat sağlı sollu

girişiyor hepimize. Hayallerimiz var ama unutuyoruz bile hayat yüzünden çünkü

tavana bakarak hayal kuracak vakit yok. Oysa hayal kurmayan insandan korkmak

lazım; hedefi kalmamıştır. Her hayal bir amaçtır. Amaçsız insanın girdiği döngüden

korkarım. Hayal kurmak da bir ihtiyaç; en temellerinden hem de.

Hayal kurabilenlerimiz, engellerden yakınıyor. En büyük engel vakit, vakitsizliğin en

büyük yaratıcısı “koştur koştur geçen hayat”

Yürümeyi seviyor ama yetişme kaygısı ile hemen bir araca koşuyoruz, yüzmeyi

seviyor ama ancak yıllık izinde tadına varabiliyoruz, sinemayı seviyor ama

akşamüzeri seanslarına yetişemiyor, gece seanslarına hal bulamıyoruz, heykel

yapmak isterdik kursa gidecek vakit olsa, bir enstrüman çalmayı öğrensek iyiydi ama

hafta sonu pazara da gitmek lazım öte yandan, aslında resim yapardık ama

çocukların ödevlerinden vakit mi kalıyor?

Bu ara sık duyduğum bir sorun da; “hiç okuyamıyorum”

Bir sürü nedenler var saydıklarım gibi, bir de “insan az vakit bulunca işe yarayacak bir

şeyler okumak istiyor” deniliyor en çok.

İşe yarayacak bir şeyler derken?

Hangi kitap bir işe yaramamış ki? Her kitapta bilmediğin bir şehir, bir meydan adı,

tatmadığın bir lezzet, bilmediğin bir baharat, denemediğin bir kimyasal, bilmediğin

dilde bir isim yok mu?

Kuzey Avrupa’da çok kullanılan isimler hakkında fikir sahibi olmak için “Kuzey Avrupa

Fonetiği” diye sıkıcı bir kitap okumak yerine, popülist addetmeyip soluk soluğa Stieg

Larsson okumak da yeter.

milenyum

Mesela Dan Brown’dan Melekler ve Şeytanlar’ı okuyan birisi, 3 günlük tur ile Roma

gezenden daha çok şey bilir. Bilmekle de kalmaz belki bir gün adım basma şansı

olursa Roma’ya, kitabın yazarı nasıl Simgebilim Profesörü Robert Langdon’tan

ağzından anlattıysa, bir simgebilimci ne kadar derin soluyorsa Plaza Navarra’ yı;

okuyan da öyle içine çeker meydandaki tarihi havayı.

473-Melekler-ve-Seytanlar1

Jean-Christophe Rufin’den Kralın Kervanları’nı okumadan nasıl bileceksiniz bundan

yüzlerce yıl önce bir insan Etiyopya’ dan Fransa’ya nasıl gider  ne uçak ne de tren

varken? Aklımıza gelir miydi onca zorluk? Ya da “ben İstanbul’un Fethi döneminde

yaşamak isterdim” diyen birine; veba korkusunu, kervanlara saldıran haydutları,

bitmek bilmez yangınları, adaletsiz kadıları anlatmak istemez miydiniz?

Herkesin oturup da en yakın dostuna saatlerce içindeki aşkı anlatmak

istediği  hayatında bir dönemi olmuştur.

121972

Orhan Pamuk’tan Masumiyet Müzesini,

Hamdi Koç’tan Çiçeklerin Tanrısı’ nı okuyanlar bilir çıldırmak aşktan ne demektir.

Onlar kelimelere dökebilir belki kalplerindeki tırnak izi gibi, kağıt kesiği gibi acıyı.

Aşıkken bir aşk romanına dalmak; hem de herhangi bir ortamda, ek çaba

gerektirmeden size, boğaza nazır kadeh kaldırıp, salaş bir meyhanenin leziz

mezelerini çatalla tırtıklayıp, fonda da en sevdiğiniz şarkılar çalıyormuşcasına

rahatlama getirir. Üstelik isterseniz gözyaşlarınızı saklama şansınız da var.

Özlemekten bahsediyorsanız, Victoria Hislop’tan Ada’yı okumuşsanız, belki hafifler

özlemin acısı. Hele bir de kızlarını bırakıp Cüzzam Adası’na sürülen bir anneninki ile

kıyaslanınca.

ada

 

 

Yunanistan’da pişen sarma ile Türkiye’de pişen arasındaki fark nedir diye Google’a

mı yazacaksınız? Gidip illa yerinde mi tadacaksınız? Komşu Kostas Mourselas

unutulmaz bir hikayenin arka planında belki  “Hüzün Nedeniyle Kapalıyız” da belki de

“Kızıla Boyalı Saçlar”da fısıldayacak size.

kızıl

Hayatta kalmaya çalışan, ayakta durmaya çalışan kadınlarla dolu çevremiz, dik

durmak için gemileri yakması gereken genelde kadınlar. Oysa Maevy Bincy okusalar,

Dublin’ in banliyösünde, toplumsal baskıya karşı, tek başına olmayı göze alan,

küllerinden doğan kadınlardan feyz almak mümkün olacak, zorlukları bildikçe,

mücadele yöntemini başka tecrübelerden dinledikçe güçlenir insan.

Her kitapta cümle şeklinde teori, tez bulunmaz; “bir şey vermiyor” diye yüzüne

bakmadan geçtiğimiz kitaplar; aslında kendi tezlerimizi çıkaralım, teorize edebilelim

diye varlar.

İşin özü, her kitap bir şeyler verebilir, en kötü yazılmışı bile nasıl yazmamak

gerektiğini anlatır aslında.

Biraz da can çektirmek olsun; şimdi tam da mevsimiyken; Vedat Türkali’den Mavi

Karanlık’ı alıp; uzansanız kanepeye, camdan serinlik gelse, perdeler uçuşsa, kitapta

karpuzu tulumbanın altında yıkasalar; kırıp elle yeseler, kokusu burnunuza gelse,

ayraç koyup kitaba, kendinize biraz karpuz koysanız; ya da mesela tatildeyseniz,

şezlonglar toplanmaya, sahil tenhalaşmaya başladığında, hazır güneş gözünüze

girmeyi bırakmışken, üzerinizde meltem esintisi gezerken, deniz kokusuna taze

naneli bir limonatayı katık edip, Mina Urgan’ın mavi yolculuklarının keyfine bıraksanız

kendinizi. Öyle bir kaptırsanız ki; artık kelimeler loşlukta seçilemez olduğunda;

gençten bir çocuk “hocam topluyoruz yalnız artık şezlongların hepsini” dese.

Çünkü hoca sanılıyor hala çok okuyan.

 

terlik

Oysa bir düşünsenize; Yozgat treninde; yakın gözlükleriyle ciltli eski bir kitaba dalmış

bir kadın ve ya Hereke Minibüsünde dışı kesekağıdı kaplı bir şiir kitabı okuyan yaşlı

bir adamla daha da yaşanır olmaz mıydı dünya?

 

CEYHAN'DA KİTAP OKUMA ETKİNLİĞİ

Dolu kütüphaneler, kitapsever ülkeler, hiç kitap yakılmayan, yasaklanmayan bir

dünya dileklerimle!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir