Asya Yenizen-Şeytan'ın Son Ütücüsü

Kurbağa Prens

By  | 

 

Belki prens olur diye bir kurbağa öpmek istedim, meğersem o kurbağaların prensiymiş…

Yazı: Asya Yenizen

Hayır, neyse ki gerçek anlamda öpmedim… Öpseydim dudaklarımı, ağzımı kloraklamam (İzmirli değilseniz bir google search’e ihtiyacınız var burada. Bkz: klorak) gerekirdi zira. Düşündükçe hala o derece tiksinti içine giriyorum. O iki günde yaşadığım tüm duygular tiksinti başlığı altındaydı. Açıkçası okurken sıkılıp sıkılmamanız da umurumda değil, anlatıp rahatlamaya ihtiyacım var kesinlikle.

İnternetin yaygınlaşması, sürekli bir yerlere “connected” yaşar hale gelmemizle birileriyle sosyal mecralardan tanışmak sıradan bir hale geldi. Eskiden çok büyütülen internetten tanışma olayı, “ya kendisini tanıttığı gibi değilse” şüpheleri kayboldu, aklımıza bile gelmez oldu hatta. Bunda hayıflanacak bir durum da yok, dünya bu yönde ilerliyor, ne yapalım… Ayrıca internetten tanışıp sonrasında çok samimi olduğum ya da yüz yüze hiç gelmediğim halde muhabbetimin süper olduğu insanlar var. Bahsedeceğim de öyle biri; nerden baksan 3 yıldır bilumum mecra dolayısıyla muhabbetim var kendisiyle ve konuşurken mütemadiyen eğlenip gülüyorum; “dum” yani.

Ya şimdi şöyle ki, uzun bir ilişkiden çıktım ben tamam mı? Uzun derken, 3 sene filan, cidden uzun yani. İşin açıkçası bu ilişki dönemimde birtakım beyler (genci yaşlısı, uzunu kısası, tombulu sıskası) beni gözlerine kestirmişler ve ben bekar bekar ortalarda salındığımdan beri hepsi adeta Cüneyt Arkın filmlerindeki gibi teker teker gelmekteler. Açıkçası benim de hepsini bir çırpıda harcayasım, yani pardon, hepsine bir şans veresim vardı. Kitapçıdaki yakışıklıdan eskiden sevgili olmak üzereyken olunamayana, karşı masadaki çizgili t-shirtlüden arada bir flörtleştiğim reklamcıya; herkese açık bir kalp.

Devamı olarak, ilginç bir yere çağrıldığımda çok sorgulamadan gitmeye başladım anlık fikirlerle. İşte bu kurbağa da bu boşluğumdan yararlandı resmen ya zaten, neyse; geleceğim oraya. Biz bu kurbağayla teknolojinin nimetleri sayesinde mütemadiyen iletişim halinde olmaya başladık. Evde olmasam telefonuma ardı arkası kesilmeyen ve beni kahkahalara, kahkahalara olmasa bile gülücüklere boğan mesajlar geliyordu. Sonuçta Facebook diye bir şey var, neye benzediğini görüyorsun az çok. Gerçi yarım profil fotoğrafından anlamalıydım ya, neyse… (Yarım profil fotoğrafı çocuğun kötü olduğunu göstermez; ama klişe olduğunu gösterir çoğu zaman. Öyleymiş yani, bu işlerden hiç anlamayan bir arkadaşım söyledi; inanmadım, bence siz de inanmayın.)  Neyse, ne diyordum? Hıh, evet, önemli bir vize için sabahladığım ve bunalımlara sürüklenmekte olduğum bir gün bana şöyle bir sms geldi:

“Projeyi erken bitirmemiz karşılığında şirket bizi bayramda Kemer’e götürüyor da, misafir götürme hakkımız da var. Sana uyabilir mi diye düşündüm bir an.”

Ağzımdan çıkanlar şunlar tahmin edebileceğiniz gibi: “Uyaaaaar…” (İç ses: Önce dur düşün salak.)

İşte gel zaman git zaman, bayrama az kala öğrendim ki, hatta dediğine göre öğrendik ki, sadece sevgili ya da eş olabiliyormuş o misafir; herkes sevgilisi olduğumu düşünecekmiş yani. E olsun, ne var bunda? Yürürken 2 dk elini tutabilirim birinin, sorun değil. Hem zaten çok şeker ve beni çok güldürüyor, hoşlanıyorum adamdan. Acaba aşık olur muyum? Olmam herhalde

ya, yok artık… Peki, aynı oda mı? Of evet, sevgilisiyim adamın, tabii ki aynı oda. E nasıl olacak? Gitmesem mi acaba? Hmm, otel neydi ya? Bir bakayım ben şuna… Oha otele bak! Aynı odaysa aynı oda, bana ne ya, Amsterdam inşa etmiş adamlar, coffee shop da var mıdır acaba? Hehehe…

Gördüğünüz gibi moda girmem bu kadar basit oldu, zaten beni tanıyanlar Amsterdam aşkımı da bilirler. Aşk da değil aslında, zayıf noktam… Her neyse, Antalya’ya gitmek üzere yola çıktım, otobüs koltuğuna yayılıp kitap okumak, hayallere dalmak isterken mütemadiyen mesajlar geldi yine. Amma çok konuşuyor, nasıl dayanacağım buna üç gün? Biraz sakin olsak, kendi dünyamıza dalsak… Ne, yatak da mı aynı? Çift kişilik mi? E affedersin de, oha ama. Git değiştir. “Sevgilimle ayrı yatacağız”ı nasıl mı diyeceksin? Öff, hata mı yapıyorum acaba? Neyse, araya yastık koyarız olmadı, hehe…

Ve gittim… Öncelikle söylemeliyim ki, istense pekâlâ değiştirilirmiş o yataklar. Hani içiniz rahat etsin okumaya devam ederken, çünkü asıl olay o değil, bir şey olmadı, yapmadı, yapamadı; ama göz göre göre yatağa atılmaya çalışıldığını bilmek tiksindiriyor insanı. Yine de asıl tiksindiğim nokta bu değil. Ya çocuk konuşmuyor ya… Arkadaşlarıyla, patronlarıyla daha çok konuştum yemek boyunca. Arada bir Pavlov diyor, köpeği diyor, susuyor. Klişelerin klişesi olmasının dışında (Profil fotoğrafı olayı doğru muymuş acaba?) ya konuşmuyor ya da aptal ortaokul muhabbetleri yapıyor. Mesela topluca muhabbet ederken:

Biri: Çok votka tüketimi kısırlığa yol açıyormuş diye bir şey okudum…

Ben: Hadi ya, ben çok severim votkayı, şansa bak.

Kurbağa: Yasak bundan sonra sana votka.

Ben: Heaaa?

gibi. Oturduğumuz barın tuvaletine gittim hemen:

“Alo, Yeşer bana hemen bilet al, nolur. Bu geceye bulursan hemen al, yarına yoksa. Iyk..”

“Dur kızım sakin ol, yarına bakarım, bi şans verseydin…”

“Ayh hayır, vermeyeceğim şans mans… Çok korkunç. Konuşmuyor ya konuşmuyor bildiğin. Iyk.”

7-8 tane votka elma içip yatağa yattığım anda uyudum zaten gece. Ona doğru dönmedim bile… Sabahsa kahvaltı yapmaya indik ve sanırım hayatımın en sessiz kahvaltısıydı. Ya insan biraz domates biberden filan konuşur hiç olmazsa, “Ah bizim oranın domatesleri…” filan der. Tık yok adamda. Ben de yemeğe verdim kendimi, oturdum masada somurtup biber kemiriyorum, gelen geçen turistler de bana bakıyorlar. Kahvaltıdan sonra biraz yürüyelim bari dedik ve 60 yaş üstü turistlerin işgalindeki otelde gezinmeye başladık. Hoşlanmayı planladığınız bir adamın nerd çıkması ve can sıkıntısından tiksinmekten daha kötü bir şey varsa, o da slip mayo giyen ve karşıdan gelirken bacakları sallanan (lömbür lömbür efekti) yaşlı turistmiş sevgili okuyucu. Ayrıca tahmin edersiniz ki, sallanan tek şey de bacakları değildi adamın… Iyk.

Ben: Oha adama bak.. Aaa..

Kurbağa: Sen niye bakıyorsun ya elin adamına?

Ben: Heeaa?

Neyse gün boyunca sinirlerimi hoplatıp durdu kurbağa benim. Yazsam sayfalar sürecek zaten. Ben de günümü ondan kaçarak geçirdim. Nasıl döndüğümü de anlatayım. Odada film izliyorduk, The Proposal; konsepte uygun olması itibariyle. Fake sevgililik filan hani, ıyk. (Allah düşmanımın başına vermesin.) Elif aradı o sırada.

-Nerde miyim? Kemer’deyim. Nasıl ya? Sürpriz yapıp İzmir’e mi geldiniz? İnanmıyorum yaaa… Yarın Amsterdam’a mı uçuyorsunuz? İroniye bak, ben de çakma Amsterdam’dayım, hehe… Neyse tamam, napalım bu gece gelirim o zaman ben. Kahvaltı yaparız en azından beraber… Hıhı, evet canım, evet evet; yok sorun olmaz.

Kurbağa şansa bak yaaa…

-göz kırpma efekti-

Bunu da bu şekilde atlattıktan sonra zaman geçirmeye çalıştım tüm gün. Daha önce zaman hiç o kadar yavaş akmamıştı, akşama kadar yüz yaşıma geldim resmen. Dandik tavla oyununu gurur yapıp çaktırmayışını, aptal bir post it’i yapmamasını söylediğim halde yüz elli kez elime yapıştırıp durmasını, arkadaşıma mesaj atarken ne yazıyorum diye bakmasını ve ben “N’apıyorsun sen ya?” diye tepki verince de normal bir şeymiş gibi davranmasını anlatmıyorum bile. Dediğim gibi günümün geri kalanını ondan kaçmaya çalışarak geçirdim. Mesela ceket alma bahanesiyle yukarı odaya çıkıyorum ve oyalandıkça oyalanıyorum. Peki, o ne yapıyor? Ben yukardayken beş tane birbirinden komik mesaj atıyor, yanına gidince de susuyor. Sonunda dayanamadım laptopını götürdüm ona, “telefonla konuşacağım ben, sen sıkılma” bahanesiyle. Açıkçası o 2 günün en zevkli kısmı da o telefon konuşmasıydı, düşünün…

Bu arada ben telefonla konuşacağım diye dolanırken öyle bir yer keşfettim, öyle bir manzara vardı ki… Muhteşem bile yetmiyor tarif için, ama hak eden adam yok işte. O an kızgın kum soğuk su karışımının hayatın acımasız gerçeği olarak yüzüme çarptığı andı sanırım. Gerçi 2 gün boyunca tüm anlar öyleydi de, o manzara… Of.

Ayrıca belirtmeliyim ki, kendisine online mecralarda bu kadar konuşkanken neden suskun durduğunu sordum, bana reel hayatın internetle bir olmadığı cevabını verdi. “Eyvallah, not ederim.” dedim içimden.

Sonra neyse ki gideceğim vakit geldi. Otobüse binince haber vermemi istedi, “Oke” dedim. Taksiye bindim ve bir kez olsun arkama bakıp el bile sallamadım. Garajda muavin Kemer’e sadece benim için geldiklerini, benden başka yolcu olmadığını söyledi. Tepkim şu oldu direk:

“Gerçekten mi? O zaman bir an önce yola çıkabilir miyiz? Bir şey olacak da burada kalacağım diye ödüm kopuyor, n’olur…”

Ve 20 dakika erken çıktık yola J  “Bindim” diye mesaj attım, iyi yolculuklar diledi, teşekkür ettim, sonra çok mahcup olduğunu söyledi. Mahcup olunacak bir şey olmadığını söyledim. Konuşmamasıyla ilgili şakayla karışık bir şeyler söylemişim falanmış filanmış, bu aralar depresifmiş, bir şeymiş. Cevap vermedim, sonra tekrar dedi ki; benim deyimimle tavana bakma dönemindeymiş şuymuş buymuş.

Oldu canım. Yemedim. Ayrıca alakasız olarak beyler, size söylüyorum: Alayınız depresyonda zaten, ne iş?

Başınızı şişirdim, farkındayım; ben fena rahatladım yalnız :) Bundan sonraki planım doğaya karışmak, böceklerle filan arkadaş olmak, tozlu ansiklopedi sayfalarında kaybolmak. Katılmak isteyenler gelsin, “ff’te bilmemkaç sabskıraybırım var.” insanlarıysa uzak dursun. Kendi iyilikleri için, üzerlerinde “fiziksel sinir çıkarması” deneyebilirim zira.

Şekil 1 Örnek 1: Aduket

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir